5 minute read

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in bu hafta yaptığı açıklamalar, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kıta Avrupası’nda en yetkili ağızdan söylenmiş en net cümlelerdi. Merz açıkça, uzun süredir fiilen sona ermiş olan Pax Americana düzeninin artık resmen de bittiğini ifade etti. Yani ABD merkezli güvenlik şemsiyesi altında sürdürülen Avrupa konforunun sona erdiği, bunun bir tercih değil dayatılmış bir gerçek olduğu itiraf edildi.

Avrupa’nın Yol Ayrımı: Blöf mü, Çöküş mü?

Aslında bu açıklamalar yeni bir vizyon değil, çok geç kalınmış bir gerçeğin nihayet kabulüydü. Ancak Avrupa açısından bu hafta yaşananlar yalnızca bu açıklamalarla sınırlı kalmadı.

Sızdırılan belgeler, ABD’nin İtalya, Macaristan, Avusturya ve Polonya’yı Avrupa Birliği’nden koparmayı hedeflediğine işaret ediyordu. İngiltere ve Hollanda’nın, “Pax-Silicana” adı altında yeni bir ABD teknoloji-ticaret-güvenlik mimarisine dâhil olması dikkat çekiciydi. Tarafsızlığıyla bilinen İsviçre’nin bile güvenlik stratejisini yeniden yazacağını açıklaması, meselenin ciddiyetini ortaya koydu.

Avrupa için belki de en kritik gelişme ise Avrupa Birliği’nin, Rusya’ya ait dondurulmuş varlıkları oybirliği olmadan, oyçokluğuyla süresiz şekilde dondurma kararı alması oldu. Bununla da yetinilmeyerek, bu varlıkların Ukrayna’ya verilecek kredilere teminat yapılması planlanıyor.

AB yetkilileri hukuki kelime oyunlarıyla tabloyu yumuşatmaya çalışsa da gerçek değişmiyor: Avrupa, Rus varlıklarını dolaylı biçimde Ukrayna savaşını finanse eden bir araca dönüştürmek istiyor. Kurguya göre Ukrayna’ya kredi verilecek, savaş sonrası Rusya tazminat öderse bu kredi o parayla kapatılacak; ödemezse Avrupa’daki Rus varlıkları kefil sayılacak. Yani hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, Rusya fiilen savaş tazminatına zorlanıyor.

Bu hamle yalnızca hukuki açıdan değil, küresel finans sistemi açısından da son derece tehlikeli. Mülkiyet hakkının siyasi saiklerle fiilen askıya alınması, uluslararası finansın temelini sarsacak bir emsal yaratıyor. Nitekim ABD ve Japonya bu plana destek vermeyerek geri çekildi. Avrupa bu kararda yalnız kaldı. Üstelik Macaristan ve Belçika’nın başlattığı itiraz cephesine Slovakya, Bulgaristan, Çekya ve İtalya’nın da katılmasıyla AB içinde ciddi bir iç cephe oluşmaya başladı.

Türkiye’siz Güvenlik Olmaz

Önceki yazılarımda Avrupa’nın güvenlik mimarisinde Türkiye’nin vazgeçilmez bir aktör olduğunu vurgulamıştım. Buna rağmen Almanya ve Fransa, Türkiye’yi dışlayan bir hat üzerinden kendi içlerinde kenetlenerek Rusya ile baş edebileceklerini varsayıyor gibi hareket ediyorlar.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu hafta da çağrısını yineledi:

“Avrupa’nın stratejik bir vizyonla ilişkilerimize bakması, onlar açısından da kazanç olacaktır. Bundan sonraki süreci Avrupa’dan gelecek adımlar belirleyecektir.”

Ancak Avrupa bu çağrıyı ciddiye almak yerine Almanya İsrail’den Arrow hava savunma sistemi satın alıyor, Yunanistan ise benzer füzeleri Ege’deki adalara yerleştirme niyetini açıkça dile getiriyor. İnsanın söylemeden edemediği bir gerçek var: Bu yol, yol değil; düpedüz uçurum.

Ukrayna-Rusya savaşında ateşkes ve barış görüşmeleri sürüyor gibi görünse de ilerlemenin son derece yavaş olduğu ortada. Her aktör masaya farklı hesaplarla oturuyor. Şu net: Hazırlanmakta olan Ukrayna Barış Antlaşması, yalnızca Ukrayna’nın değil, gelecekteki Avrupa güvenlik mimarisinin de çerçevesini belirleyecek.

Bu nedenle haritalarda birkaç kilometrelik toprak parçasına odaklanmak büyük resmi gizliyor. Asıl pazarlıklar masanın altında, kamuoyuna açıklanmayan başlıklarda dönüyor. Ukrayna haritasını bir kenara bırakmadan bu süreci anlamak mümkün değil.

Karadeniz Güvenliği: Türkiye’nin Kırmızı Çizgisi

Türkiye açısından bu savaşın en kritik boyutu Karadeniz oldu. Ankara, savaşın ilk günlerinden itibaren Karadeniz’i çatışmasız tutmayı ve ticari gemilerin güvenliğini sağlamayı başardı. Tahıl Koridoru Anlaşması bunun en somut örneğiydi.

Ancak son haftalarda bu denge bozulmaya başladı. Türkiye’nin ekonomik münhasır bölgesinde bulunan ve Rusya’nın “gölge petrol ticareti” yaptığı üç gemi Ukrayna tarafından vuruldu. Buna karşılık Türkiye’ye ait dört ticaret gemisi, Ukrayna limanında Rus dronlarıyla hedef alındı.

Her iki taraf da Türkiye’yi Karadeniz’de daha derin bir çatışmaya çekme arayışında. ABD Başkanı Donald Trump’ın Kırım’ın “güzellikleri” üzerine yaptığı açıklamalar da bu atmosferde dikkat çekiciydi. Karadeniz hızla ısınıyor.

Bu yeni denklemde Türkiye’nin pozisyon alması artık bir tercih değil zorunluluk. Bunun ilk somut işareti de Brüksel’deki NATO toplantısının hemen yanında Türkiye-Bulgaristan-Romanya arasında yapılan üçlü dışişleri bakanları buluşması oldu. Avrupa başkentleri hâlâ soyut güvenlik belgeleriyle oyalanırken, Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler sahadaki gerçekliği konuşmaya başladı: deniz güvenliği, ticaret yolları ve askerî caydırıcılık.

Tam da bu çerçevede Romanya’ya yapılan ilk muharip nitelikli savaş gemisi ihracatının onaylanması tesadüf değil. Türkiye’nin inşa ettiği ve Hisar sınıfı açık deniz karakol gemisi hattından gelen bu platform, Romanya tarafından “hafif korvet” olarak envantere alınacak. Uzun süreli devriye ve caydırıcılık için tasarlanan bu gemi, Karadeniz’de kimin oyun kurucu, kimin seyirci olacağını da gösteriyor.

Avrupa yıllardır savunma sanayii entegrasyonunu konuşurken, Türkiye fiilen silah, gemi ve güvenlik mimarisi ihraç ediyor.

Londra Buluşması ve Avrupa’nın Gerçekliği

Merz, Macron, Keir Starmer ve Zelenski Londra’da ABD-Rusya arasında konuşulan taslak barış anlaşmasını değerlendirmek üzere bir araya geldi. Ancak görüşmenin ardından ortaya net bir irade çıkmadı. Fotoğraf vermekle yetindiler.

Bir gün “topraklarımızdan vazgeçmeyiz” diyen Zelenski, ertesi gün “barış görüşmelerindeki ilerlemeleri inceliyoruz” demek zorunda kaldı. Avrupa Birliği ve Ukrayna, bu süreçte masada gerçek bir ağırlıkları olmadığını acı biçimde öğreniyor.

Zelenski’nin Beyaz Saray’da “elinde hiçbir kart yok” denilerek adeta kapı dışarı edilmesi ve ardından Avrupa liderlerinin Oval Ofis’te Trump karşısında hizaya dizilmesi, sürecin geldiği noktayı özetliyor. ABD güvenlik şemsiyesini çekiyor. Artık herkes kendi bacağından asılıyor.

Avrupa’nın önünde iki seçenek var: Ya ciddi bir kazanım elde edemedikleri mevcut barışı kabullenecekler ya da ABD’nin ücretsiz güvenlik şemsiyesi olmadan Rusya ile baş başa kalmayı göze alacaklar. Washington bu noktada net: İsterse ücret karşılığı silah ve mühimmat satar, ama eski düzende olduğu gibi bedelsiz güvenlik garantisi sunmaz.

Türkiye açısından öncelik ise değişmedi: Bu savaştan mümkün olduğunca uzak durmak ve Karadeniz’i bir çatışma alanına dönüştürmemek. Ancak göz ardı edilemeyecek bir gerçek daha var. Türkiye’nin mühimmat üretim kapasitesi ve SİHA desteği olmadan, birleşmiş bir Avrupa’nın dahi Rusya karşısında sahada kalıcı bir üstünlük kurması mümkün değil.

Bu artık kapalı kapılar ardında fısıldanan bir değerlendirme değil; stratejistlerin açıkça dile getirdiği bir tespit. Nitekim Avrupa içinde Güney-Kuzey ayrışması da her geçen gün daha görünür hâle geliyor. İspanya, İtalya, Belçika ve Macaristan gibi ülkeler Brüksel çizgisinden uzaklaşıyor; fiilen Türkiye’nin kurmakta olduğu daha temkinli ve sahaya dayalı denkleme yaklaşıyor.

Son Soru

ABD temsilcisi Steve Witkoff’un son Paris toplantısını iptal etmesi, Avrupa’nın masada olmadığını bir kez daha gösterdi. Önümüzdeki günlerde AB’nin Rus varlıklarıyla ilgili alacağı karar, savaşın gidişatını belirleyecek en kritik eşik olacak.

Avrupa belki de son kozunu oynuyor. Büyük bir blöf ile masaya oturmaya çalışıyor. Ancak Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ın dediği gibi: Tarihte bir ülkenin 200 milyar avrosuna el konulup bunun cevapsız kaldığı bir örnek yok.

Eğer bu blöf kısa sürede ateşkese dönüşmezse, işlerin tamamen raydan çıkması ve savaşın Avrupa’ya yayılması ihtimali güçlenir. ABD ve Japonya’nın bu maceradan uzak durması da bu yüzden şaşırtıcı değil.

Trump net konuşmuştu:
“Elinizde kart yok.”

Soru şu: Avrupa gerçekten elindeki kartlara mı güveniyor, yoksa sonunu bilmediği bir blöfü mü oynuyor?