4 minute read

Piyasalar rakamlarla konuşur; ama asıl hikâyeyi rakamların arasındaki boşluklar anlatır. Bugün dünya enerji piyasalarında yaşananları yalnızca varil fiyatlarıyla okumak, büyük resmi ıskalamak olur. Karşımızda basit bir arz-talep dengesizliği değil; jeopolitik, finansal ve teknolojik kırılma noktalarının eş zamanlı olarak tetiklendiği çok katmanlı bir kriz var.

Piyasadan geri çekilen petrol miktarı günlük yaklaşık 10 milyon varile ulaştı ve kısa süre içinde 12–13 milyon varil seviyesine çıkması bekleniyor. Bu rakamın büyüklüğünü kavramak için şu karşılaştırma yeterli: Normal koşullarda sıkı bir petrol piyasasında fiyatların tırmanması için bir yıl boyunca günlük yalnızca 1 milyon varillik bir açığın oluşması yeterlidir. Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol’un uyarısı bu bağlamda son derece çarpıcı: “Bu kriz, tarihte yaşanmış iki büyük petrol şokunun toplamından daha ağır.”

Bugün brent petrol fiyatı, 105 USD’ye ulaşmasına rağmen yüzeysel olarak halen “düşük” görünüyor; çünkü ne yöne baktığınız tüm resmi değiştiriyor. Piyasa olarak adlandırıp takip ettiğimiz vadeli işlemler hikâyenin yalnızca küçük bir dilimini yansıtıyor. Acil fiziksel teslimat gereken noktalarda fiyatlar çoktan patladı: Umman ve Dubai referans fiyatları rekor seviyelere ulaştı; Singapur’da gemi yakıtı kullanımı kısıtlanmaya başlandı. Petrol fiyatını yalnızca Brent vadeli kontratlarına bakarak değerlendirmek, bir hastanın ateşini ölçüp diğer tüm bulgularını görmezden gelmekten farksız.

ABD’nin Müttefik Bağımlılığı: Hürmüz’ün Gerçek Maliyeti

ABD petrolünün yalnızca yüzde üçü Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor; bu rakam tek başına okunduğunda Washington’u rahatlatıcı görünebilir. Ancak mesele ABD’nin kendi enerji güvenliği değil; müttefiklerinin hayatta kalma kapasitesidir. Asya ve Avrupa’daki müttefikleri, yani ABD tahvillerini ve hisse senetlerini satın alarak dolar sistemini ayakta tutan ekonomiler, yani ABD hegemonyasının ta kendisi, Hürmüz’e çok daha derin biçimde bağımlılar.

Filtresiz okunduğunda tablo şudur: ABD, kendi enerji güvenliğini sağlasa bile dolar hegemonyasını sürdürebilmek için müttefiklerinin ekonomik istikrarına muhtaçtır. Müttefiklerin enerji krizi, dolaylı olarak ABD’nin finansal mimarisinin krizidir.

Japonya ve Güney Kore bu tablonun en kırılgan halkaları olarak öne çıkıyor. Her iki ekonomi de küresel ticarete ve enerji ithalatına o denli bağımlı ki resesyona girme olasılıkları artık yüzde ellinin üzerinde desem mübalağa etmiş olmam herhalde. Bu ülkelerin ekonomik çöküşü, dolar sisteminin Pasifik ayağını doğrudan sarsacaktır.

Fiyatlar gerçek hikâyeyi hiçbir zaman tam olarak anlatamayabilir; çünkü piyasalar bu ölçekte bir krizde işlevselliğini yitirmeye başlar. Arz açığı bu büyüklüğe ulaştığında, enerji kaynakları, piyasa mekanizmalarına göre değil jeopolitik tercihlere ve bölgesel güçlerin çıkarlarına göre dağıtılmaya başlanır.

ABD’nin Asıl Kırılma Noktası: Tahvil Piyasası

ABD’nin kendisi için en tehlikeli baskı noktası petrol değil. Asıl fay hattı tahvil piyasasıdır.

10 yıllık ABD Hazine tahvilinin getirisi 27 Mart’ta yüzde 4,43’e yükseldi. Getiriler yükselmeye devam ettikçe hisse senetleri ve gayrimenkul fiyatları düşer. Amerikan ekonomisi yüzde 5’lik bir getiri oranını kaldıramaz. Trump yüzde 4,6’da mı panikler? Yüzde 4,9’da mı? Manevra alanı son derece dar ve Wall Street’teki herkes bunu biliyor.

Nitekim getiriler yüzde 4,5 civarında seyretmeye başladığında, Trump sosyal medyadan İran’ın enerji altyapısına yönelik planlandığı saldırıları önce iki sonra da on gün ertelendiğini duyurdu.

Petrol Şoku Değil, Her Şeyin Şoku

Ortadoğu, dünya ham petrol arzının yüzde 34’ünü sağlıyor; bu, dünya genelinde yakıt ve kimyasal üretimin temel hammaddesidir. Daha az bilinen bir gerçek ise bölgenin küresel helyum piyasasının yüzde 33’ünü karşılamasıdır. Helyum, yarı iletken üretimi ve havacılık uygulamaları için kritik bir girdidir. Bölge ayrıca küresel metanol üretiminin yüzde 30’unu sağlıyor. Bu girdiler otomotivden inşaata, sağlıktan tüketim mallarına kadar devasa bir endüstriyel ağı besliyor.

Küresel gübre arzının yaklaşık üçte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Fiyatlar tahmin edilebileceği gibi Eylül 2022’den bu yana en yüksek seviyelerine ulaştı ve gıda fiyatlarını yukarı çekiyor. Bu sadece bir petrol şoku değil; bu “her şeyin şoku”. Yakın zamanda uçakları yere indirmemiz, daha düşük tarımsal verimle yüzleşmemiz ve gelişmekte olan dünyada gıda çatışmalarını görmeye başlamamız ihtimaller arasında.

Yapay Zekâ ve Körfez Sermayesinin Geri Çekilmesi

Sektörle asgari düzeyde tanışıklığı olan herkes, yapay zekâ patlamasının Körfez ülkelerinin servet fonlarına ne denli bağımlı olduğunu bilir. Riyad ve Abu Dabi, veri merkezlerine, yapay zekâ altyapısına ve Silikon Vadisi fonlarına on milyarlarca, hatta yüz milyarlarca dolar akıttı. Bu sermaye artık soru işareti altında.

Körfez devletleri aktif bir çatışmayı yönetirken ve enerji gelirleri çökerken, Silikon vadisi girişimlerine dokuz haneli çekler yazmak öncelik listesinde hızla aşağı kayar. Finansman kurumadan önce bile yapay zekânın fiziksel altyapısı zaten baskı altında. Dünya genelindeki ileri düzey çiplerin yüzde 90’ını üreten Tayvan Yarı İletken Üretim Şirketi (TSMC), 2023’te Tayvan’ın toplam enerji tüketiminin yaklaşık yüzde sekizini oluşturuyordu. Ancak Tayvan, sıvılaştırılmış doğal gaz ihtiyacının üçte birinden fazlası için Ortadoğu’ya bağımlı. Hürmüz’den geçen daha az gemi, daha az ve çok daha pahalı çip anlamına gelir. Yapay zekânın üç temel ihtiyacı var: sermaye, veri merkezleri ve enerji. Üçü de bu krizle aniden soru işaretine dönüştü.

İran’ın Hamlesi

Belki de bu savaşın en çarpıcı özelliği, İran’ın bunu bilinçli biçimde bir ekonomik savaşa dönüştürmesi; Amerikan ekonomisinin en zayıf üç noktasını hedef almasıdır: enflasyon, faiz oranları ve aşırı değerlenmiş borsa.

Savaştan önce bile hisse senetleri tehlikeli biçimde şişmiş görünüyordu. 22 Şubat’ta yapay zekâ yıkımı üzerine yayımlanan tek bir blog yazısı, yazılım hisselerini sert bir düşüşe sürükleyebilmişti. Gerçek bir küresel arz şoku yaşanırken, çok daha büyük bir düzeltme için belirsiz bahanelere ihtiyaç kalmıyor.

Trump, hasar geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşmadan tansiyonu düşürmek istiyor. Ancak İran, kriz geçtiği anda bombalanmayacağına dair güvenilir garantiler almadan geri adım atmayacaktır. Ve tam da bu, Trump’ın artık veremeyeceği bir güvence. Trump, bu tür güvenceleri anlamlı kılabilecek iyi niyet ve öngörülebilirlik sermayesine sahip değil. Güven olmadan anlaşmalar tutmaz. Anlaşmalar olmadan baskı ve savaşın şiddeti artmaya devam eder.

ABD hegemonyası kırılmaya başladı. Herkesin gözü önünde değil, bir anda değil; ama istikrarlı biçimde, sessizce ve aynı anda birden fazla yönden. ABD şu anda piyasa manipülasyonları ve Trump’ın durmaksızın yalan gösterileri ile bu kırılmayı perde arkasına taşımaya çalışsa da İran gerçeklerin her akşam haber kuşağında yayınlandığından emin olmaya çalışıyor.

Soru şu: Washington bu çok cepheli baskıyı yönetebilecek stratejik derinliğe ve kurumsal reflekse sahip mi, yoksa her geri adım bir sonraki krizin fitilini mi ateşlemeye devam edecek?