Dış Politikada Zorlu Hafta: Türkiye Neden Aynı Anda Her Cephede Zorlanıyor?
Hızla değişen dengelerin, her gün dünyanın başka bir köşesinde kurulan ve bozulan diplomasi masalarının belirlediği bu yeni küresel düzende Türkiye, belki de son yılların en yoğun baskı altına alındığı haftalarından birini geride bıraktı. Yaşananları sıradan bir diplomatik gerilim ya da dönemsel krizler toplamı olarak okumak, büyük resmi ıskalamak olur. Karşımızda eş zamanlı, çok katmanlı ve açık biçimde koordineli bir kuşatma süreci var.
Son haftada yaşananlar ilk bakışta çok cepheli ve dağınık gibi görünebilir: Karadeniz’de tırmanan tansiyon, Türkiye hava sahasında düşürülen insansız hava araçları, Doğu Akdeniz’de hızlanan askerî hazırlıklar, Kıbrıs’ta derinleşen silahlanma, Suriye sahasında bilinçli biçimde provoke edilen başlıklar ve Gazze ateşkesi etrafında yürütülen sert diplomasi. Ancak bu başlıkların tamamı temelde aynı eksene bağlanıyor.
Asıl fay hattı İsrail–Türkiye gerilimidir. Gazze bu hattın merkezidir. Diğer cepheler ise odağı dağıtmak, Türkiye’yi yormak ve kapasitesini test etmek için bilinçli biçimde kaşınmaktadır.
Karadeniz: Türkiye’nin Soğuttuğu Hat Bilinçli Şekilde Zorlanıyor
Ukrayna–Rusya savaşı dördüncü yılına girerken çatışmanın Karadeniz’e, hatta Akdeniz’e yayılma ihtimali ilk kez bu kadar açık hissedildi. Rusya, Ukrayna limanlarındaki Türk ticaret gemilerini hedef aldı. Ukrayna ise Rusya’nın “gölge filo” tankerlerine yönelik ciddi insansız hava aracı saldırılarıyla Moskova’nın petrol nakliyesine meydan okudu.
Aynı dönemde Türkiye hava sahasında tespit edilip düşürülen insansız hava araçları da bu gerilimin parçasıydı. Bazı dronların stratejik altyapılara yakın bölgelerde düşürülmesi, yaşananların basit “kontrolsüz sapma” açıklamalarıyla geçiştirilemeyeceğini gösteriyor.
Türkiye, Montrö Sözleşmesi’ni titizlikle uygulayarak Karadeniz’i dört yıldır sıcak çatışmanın dışında tutmayı başardı. Bugün yaşananlar, Ankara’nın kurduğu bu denge mimarisinin bilinçli biçimde test edildiğini ortaya koyuyor. Ateşkes sağlanamazsa Karadeniz yeniden nasıl soğutulacak ve Türkiye bu kez denklemi nasıl kuracak? Bu sorular artık ertelenemez.
Doğu Akdeniz: Senarist ve Oyuncular
Doğu Akdeniz’de son aylarda yaşanan askerî ve diplomatik hareketlilik başlı başına okunmalı. Yunanistan’ın savunma anlaşmaları, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin hızla silahlanması ve BAE’nin enerji yatırımlarını güvenlik başlığıyla birleştirmesi genellikle bu aktörler üzerinden analiz ediliyor.
Oysa sahnedeki oyuncular ile oyunu yazan senarist aynı değil.
Yunanistan askerî kapasitesiyle, Güney Kıbrıs coğrafyasıyla, BAE ise finans ve enerji gücüyle bu tabloda oyuncu aktörlerdir. Senaryoyu yazan ve ritmi belirleyen ise İsrail’dir. Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı kurgulanan yeni oyun, İsrail’in güvenlik ve işgal stratejisini bölgeselleştirme çabasının bir uzantısıdır.
Türkiye’yi hedef alan ve yaklaşık 2.500 kişilik bir askerî kapasitenin Güney Kıbrıs–Yunanistan–İsrail üçlüsü tarafından planlanması bu tablonun somut göstergesidir. Kâğıt üzerinde “enerji güvenliği” ve “deniz yollarının korunması” olarak sunulan bu yapı, fiiliyatta Türkiye’nin deniz yetki alanlarını ve manevra kabiliyetini sınırlamayı amaçlayan bir Doğu Akdeniz gücüne işaret ediyor.
Kıbrıs: Sessizce İleri Karakola Dönüştürülen Ada
Bu oyunun en kritik sahnesi Kıbrıs’tır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail ile imzaladığı güvenlik anlaşmalarıyla adayı fiilen askerî ve istihbarî bir ileri karakola dönüştürüyor. Radar sistemleri, ortak tatbikatlar, liman ve havaalanlarının askerî kullanıma açılması tesadüf değildir.
BAE’nin enerji yatırımları ise bu askerî çerçevenin ekonomik ayağını tamamlamaktadır. Burada inşa edilen yapı, Kıbrıs’ın kendi savunma refleksi değil; İsrail merkezli bölgesel bir güvenlik mimarisinin taşeron ayağıdır.
Suriye: İç Politika mı, Dış Politika mı?
Suriye sahasında 10 Mart mutabakatına rağmen SDG/YPG’nin ikinci bir ordu gibi davranması, Türkiye’yi hedef alan açıklamalar ve zamanlaması dikkat çekici provokasyonlar bu büyük resmin parçasıdır. Amaç Türkiye’yi sürekli alarm hâlinde tutmak ve Gazze dosyasına odaklanmasını engellemektir.
“Terörsüz Türkiye” süreciyle bu başlığın dış politikanın yüklerinden arındırılarak iç politika zemininde çözülmesi hedeflenmişti. Eğer Suriye’nin kuzeyindeki sorunlar iç dinamiklerle çözülebilirse hem Türkiye’nin hem Suriye’nin dış politika manevra alanı genişler.
Ancak İsrail, bu ihtimalin farkında olarak taşeron aktörlerini sahada oynatmakta ve Suriye meselesini bilinçli biçimde dış politika alanında tutmaktadır. Türkiye’nin bu dosyayı kendi iç dengeleriyle kapatmasına izin verilmemektedir.
Gazze: Asıl Kırılma Noktası
Tüm bu cephelerin merkezinde Gazze vardır. İsrail ile Türkiye arasındaki asıl sürtüşme de tam olarak burada başlamaktadır. İsrail, Türkiye’nin Gazze’ye asker konuşlandırmasına açık biçimde karşı çıkmaktadır. Bunun nedeni güvenlik değil, kontrol kaybı korkusudur.
İsrail sahada gerçek bir istikrar gücü istemiyor. İşgal politikalarını sorgulamayan, Filistin devletinin önünü açmayan, statükoyu bozmayan “yönetilebilir” aktörler arıyor. Türkiye’den beklenen ise çözümsüzlüğün yükünü üstlenen bir taşeron olmaktı.
Ancak bugünkü Türkiye bu rol için fazla büyük, fazla güçlü ve fazla meşrudur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sahaya girmesi, Ankara’yı geçici bir arabulucu değil, Filistin meselesinin kurucu aktörlerinden biri hâline getirecektir. Bu da İsrail’in yıllardır sürdürdüğü “krizi yönet, çözümü ertele” stratejisini temelden sarsar.
İç Cephe
Tam da Türkiye bu kadar yoğun bir dış baskı altındayken, içeride bazı siyasetçilerin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a yönelik hasmane dili endişe vericidir. Eleştiri ile düşmanlık arasındaki çizgi bu hafta açık biçimde aşılmıştır.
İsrail’in Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı’ndan neden rahatsız olduğunu biliyoruz. Ancak benzer bir dili Türkiye Büyük Millet Meclisi içinde görmek ayrıca düşünülmesi gereken bir durumdur.
Çünkü dış politikada mesele “kimi sevdiğimiz” değil, hangi stratejinin Türkiye’nin çıkarlarına hizmet ettiğidir. Bazı dönemlerde içeriden açılan gedikler, dış baskılardan çok daha ağır sonuçlar doğurabilir.